Çocuk doğar, büyür, eğitimini alır, işini bulur, yuvasını kurar, anne/baba olur, çocukları için yaşamaya başlar. Artık çok şükür düzeni, hayatın ta kendisini bulmuştur.
Peki, kime ve neye göre…
Yasalar ile bir şerhe bağlanmamış olsa da toplumumuzun yazılı olmayan kuralları (örf, adet, görenek, töre) çerçevesinde kabul görmüş ve gerçekleşmesi bu kronoloji dahilinde istenen ve beklenen hayat düzeni budur.

Eğitiminin herhangi bir çağında eğitime karşı duran çocuk ayıplanır, okuması için aldığı eğitime rağmen kapasitesinden sebep başarısız olan çocuk taşlanır. Yıllar başarılı, başarısız, ezberle onunla bununla bir şekilde geçer ve kendini gerçekleştireceğine hevesle inandığı alanda yüksek öğrenim görmek isteyen çocuk, o alanın kapitalist düzen içerisinde maddi bir karşılığı yoksa akılsızlıkla suçlanır ve çoğunlukla ebeveynleri dışında aile büyüklerinin müdahalesi ile engellenerek başka alanlara yönlendirilir.
Çocuk aslen küçük yaşlarından itibaren “Doktor mu olacaksın sen, dilli bu dilli avukat olsun bu, merakı hep iş makineleri oyuncaklarına mühendis olacak bu kesin” gibi türlü söylemlerle eğitim için etiket açısından popüler ve maddi çıktısı yüksek mesleki alanlara yönlendirilir. Ona yazılan bir meslek kodu hep vardır. Hiç şu meslekleri hayranlık ve sevecenlikle haykıran yetişkin nidaları duyulmaz: “Müzisyen mi olacaksın sen, aman da benim çocuğuma çizimlerini severim senin ressam mı olacak benim kızım, oyun hamurlarından yaptıklarına bir bakın heykeltıraş olacak benim oğlum”.

Gün olur, yüksek öğretim de biter ve böylece genç için artık tek gündem ve sorgu başlığı, bir işe başlayıp başlamadığıdır. Öylesine bir sorgudur ki bu, onun için dünyada yaşamak için başka hiçbir neden yoktur. Karşılaşıldığında “Nasılsın evladım” sorusundan önce familyanın, komşu amcaların ve teyzelerin, yüzlerine acıklı ifade takınarak “İş durumunu n’aptın” ya da daha düz bir şekilde “Buldun mu bir iş” sorusuna maruz kalır. Yani elbette iş bulsa sevineceklerdir ama… O sevinç tam olarak nasıl bir sevinçtir, gencin emekleri boşa çıkmadı diye mi yoksa bireyin yaşam kronolojisi bozulmadı diye mi sevinilir, bilemezsiniz.
Çoğunlukla ilgi alanında okumadığı için mutsuz ve yolunu bilmeyen bir halde, diğer yandan ülkenin ekonomik gidişatındaki istikrarsızlık sürekliliğinden istihdam alanları içerisinde kendine yer bulamayan ya da ezelden beri şuursuzca yaşadığı için işi şımarıklığa vurarak iş beğenmediğinden hayatına işsiz devam eden genç genel olarak mezuniyetinden ancak bir zaman sonra işe başlar. “Hayırlı olsun tebriklerini biraz daha kabul edecektim, biraz daha gezip tozup eğlenecektim” derken kulakları ve ruhu çok geçmeden ebeveynlerinin ve çevrenin söylemlerinden oluşan sıradaki gündem ile sarsılır: “Ee evlat… Artık işini de buldun sıra bir yuva kurmakta, işini de buldu tabi evlensin artık, kız arkadaşı var diyordun ciddi değiller mi, kız çocuğu bu canım bu kadar da uzatmasınlar, evlilik çağını da geçirmesin tabi.”
Yazılı kanunlardan daha da yaptırımlı, baskılı, istenen etiketi üzerine bir kimlik gibi yapıştırmazsan çile haline gelen mahalle baskısı üzerine genç sonunda birini sever ama beğenilmez, başka birini sever istenilmez, bazen genç de inat olsun sevdalara düşer. En sonunda bir yuva kurar ama gündem yenilenmesi bitmez. Hayatın “Olması gerektiği gibi” kodlaması ile yaşanması zorunda olduğuna inanan ya da toplum ezberini bozması gereken yerde şansını kullanamadığından mutsuz olan yetişkinler; cânım gençler, işte o kendi tecrübelerindeki kötü şeyler ne ise, ona maruz kalmasın diye teyakkuzdadır. Onların gözleri artık başka bir gündemle, “Bu yeni evliliğin alışma süreci” ile meşguldür: “İyiler mi, kötüler mi, sorun mu var, alıştılar mı, onu yaptılar mı, buraya gittiler mi, …”
Bitmez.
Sıra “Yuvayı yuva yapan çocuktur” meselesine gelir. Hele evliliğin üzerinden iki yıl ve üstünde bir zaman geçmişse, evli olan insanların belki de aklında hiç olmayan ve hayatına teğet dahi geçmeyen “Çocukları mı olmuyor, çocuk istemiyorlar mı, çocukları olmuyorsa peki sorun hangisinde, çocuk istenmez mi yahu, çocuksuz yuva mı olurmuş, biz dede anneanne/babaanne duymayacak mıyız, torun sevmeyecek miyiz biz” gibi fikirler havada uçuşur. Tabi havada değil, mahalle sokaklarında.

Sonunda çocuk olur. Yine bitmez. Neden? Çünkü yaşanılan bu hayat bireyin değil, toplumundur.
Matematik. Mantık. Kimya.
Bağlı bir hayat kurarsan, bağlı yaşarsın. Kendine ait olmayan normlara bağlı bir hayat yaşarsan değişken ne demek bi’ haber kalırsın. Yalnızca kitlesel uyuma hizmet edersen kendi kapasiteni, gücünü bilemezsin, zamanın bir yerinde bildinse de unutursun ya da bilsen de hareket edemezsin. Hareket edemedikçe de…

Türkiyeli bir çocuk olarak üniversite dönemim de dahil aynı senaryoları yaşadım. Kapasitesiz kaldığım dersler için yerildim ve hatta bazen aşağılandım, istediğim bölümü okuyamadım (buraya yazmalıyım içimde kalmasın, Anadolu Üniversitesi Sivil Havacılık okumayı çok ama çok istemiştim), çevremin yaşam kuralları dışındaki hareketlerim ayıplandı.
Sonra…
Birkaç zaman boyunca insan öyleyken yerilmez böyleyken yerilir nispetiyle tüm familyanın gözüne soktuğum hatalar yaptım. Sürpriz yok, yine hemen hemen aynı sesleri duydum. Saçma, zor ve aynı zamanda “Olmasalardı bugün ben, ben olmazdım” zamanlardı.
Sevmeden okuduğum bir bölüme rağmen, geçen yılları mesleğimi örerken kullandım. İşlerimde hep mutlu çalıştım. Sonunda tam da koluma göre bir altın bilezik taktım. Sevince hep çok sevdim ama bir aile kurmadım. Çocuk sahibi olmadım. Sorumluluklarım, meraklarım, ilgilerim istenen düzenden farklı oldu ama hepsi ziyadesiyle oldu. Olmaya devam ediyor.
Tüm bu yıllar içinde baskısı ile ünlü o mahalle ama yüksek sesle ama fısır fısır konuşarak neredeyse hiç susmadı. Başarıdan başarıya koştuğum mesleğimi kabul etmekte zorlandı. Tırnaklarım arasında toprağı olan yaşam tarzımı yerdi, kimi zaman yargıladı. Seyahat etme özgürlüğümü veli nimet bilen bana, çok yoruluyorum ve hatta helak oluyorum diye acıyarak baktı.
…………
İlkinden 20 yıl sonra bana paralel bir evren veren bir ilmin peşinden minnetle koşmak istedim. Koşmak ne kelime, dört nala gittim. Lisans düzeyinde, örgün olarak eğitimini aldım. Bu hareketim başlangıçta hemen hemen hiç anlaşılamadı. Öz amcalarımdan bir tanesi Kokartlı Profesyonel Turist Rehberi. Okulun ilk ayları, “Ben sana anlatırdım ya, okumana gerek yoktu” diye benimle dalga geçti (sanırım familyada sağlı sollu bir ciddiye alınmama halim olmuş, ne dersiniz). Sonra ben o dört nala maceralarımı Orta Asya’ya kadar taşıyınca yine bir karşılaşmamızda bu kez durum farklıydı. İlmin, merakın ve tutkunun fendi sevgili amcam için saygı duruşunu gerektirmişti.

Bugünlerde Yüksek Lisans Tezimi bitirmek için hayatıma yeni bir şekil verdim. Kırklardan sonra hayatın hakkında karar vermek elbette daha kolay, çünkü kontrolü sende ve zorluklara bakışın daha farklı (burada kesinlikle finansal gücü kastetmiyorum). Her gün daha da fark ediyorum ki, önemli olan karar alıcı olma kabiliyetinin mayanda olması. Bu yeni dönemle ilgili halen kısmen oryantasyondayım, yani ortalık lunapark. Ama beraberinde huzurluyum, mutluyum, istekliyim, meraklıyım. Bugünlerde mutluluk para ile ölçülüyor ama benimki zenginlikten değil, hedefim olan ilimle donanmaktan.
Tekrar etmekten kendimi övdüğümü düşünerek imtina ettiğimi fark ettiğim bir konu var ki, en olmadığını düşündüğüm zamanlarda dahi hedeflerim oldu. Olduğunu unuttuğum zamanlarda da çok şükür ki hatırlatanlarım etrafımdaydı. Bir gün okulda (Sanat Tarihi Bölümü olan) Hacer Hocamın yanına gittim, kazık kadar kadın ağlıyorum (öğrenci iken ben, gerçekten ben değilim), “Şaşırdım kaldım ben, ne yapacağım…” diye. Bana dedi ki: “Esra senin her zaman hedeflerin var, ne demek bilmiyorum, esas şimdi şaşırma.”
Şanslıydım evet. Fırsatlarım ve rehberlerim oldu. Patika yollar, ama uzun ama kısa, bir zaman sonra otobana çıktı. Ama beni, geldiğim yolda taşıyan şans değil, istekli oluşum ve yola olan sevgimdi. İkisi için de hep şükrettim.

Bugün yaşıma, tecrübelerime, kararlı duruşuma, kodları kırmış hayatıma rağmen ve hatta, başarılarımın sayısı hatalarımın sayısını dövecek olmuşken bile benim yerime ve hakkımda konuşan mahalle yine var: “Tezi bitirirsin ne olacak, bende çocuk vardı da bitirdim, en azından senin öyle bir derdin yok” (sempati düşkünü bu cümle kurucular, benimle akran, çocuğunu dert ile kodlayan cinsten anneler/babalar dikkatinizi çekerim), “Bak falanca ne şartlarda bitirdi” (bu arada falanca devlet memuru idi ve muazzam sabit bir hayatı vardı), “Daha düzenli bir hayatın olur bitir tabi tezi” (e tabi bu lazım çünkü ben çok bohem yaşıyorum).
Yani güzelim elma ile armudu kıyaslayan onlarca cümle (bence bu kaba benzetmeyi hak ediyorlar) duymaya devam ediyorum.
Kendi hayatının tecrübesini kopyala-yapıştır yöntemi ve muhteşem bir bilmişlikle bizim hayatımıza uyarlama cesaretinde; iyi niyet pelerini altında, kendinden olan bizi yine kendinden olan bir başkası ile kıyaslama adaletsizliğinde; en kötüsü, hayatımız hakkında yorum yapma ve ona sıfatlar bulma şuursuzluğunda cümleler mahalle sokaklarında kalsalar iyi, ama yüzümüze yüzümüze söylenmeye de hep devam edecekler.

Biliyorum, insan bazen toplumun ve sakinlerinin ağzına, Anadolu’nun bağrında yetişen acı biberleri bir bir sürmek istiyor. “Sen bana yorum yapıyorsun da kendi çocuğun ne yaptı” ya da “Sen benim için iyi ve güzel olanı nerden biliyorsun” diye sormak istiyor. “O beni kıyasladığın hayatın/hayatlar ile benim geldiğim yol ve şartlar dahi aynı değil, kıyaslayamazsın, mantık dışı” demek istiyor.
Ama en çok “Ey güzel insan, anlıyorum iyiliğimi istiyorsun fakat bunca konuşacağına, sonda söyleyeceğini başta söylesen de gönlünden geçen olsun diye duanı etsen ve salsan beni” demek istiyor.
……………………
Demem o ki…
Toplumsal kodlar demek hayatta kalmak dışında pek de efor sarf etmediğin bir düzen için yazılmış, rahat bir yaşam “görüntüsü” demek. Hemen hemen sadece uymak eyleminden ibaret, bir zaman geçince sahte mutluluklara sahip olduğun, tekrara düştüğün, tekrarın mutsuzluğundan sürekli olarak dert yanmaya başladığın muazzam bir alışkanlıklar silsilesi. Sonunda çoğunlukla umutsuzluğa kapıldığın bir hayat döngüsü. O bir yazılım gibi kodlanmış olan toplumsal döngüyü yekten yaşadığında; hayal gücünü öldüren, kendini unutturan ve potansiyelinin hakkını vermekten seni her gün bir adım daha uzaklaştıran bir hologram.
Toplumsal hafıza benliğimizde ve sesi olan mahalle hep orada, hep olacak. Hem mahalle olmadan Anadolu mu olur hiç! Olmaz.

Demem o ki…
Toplum onaylasın diye bir hayat yaşamaya başlayıp düzen tak dediği yerde bu kez topluma inat bir kırılma yaşayacağımıza, onun gittiği yolu da bir tercih sayıp (ki neticede toplumu inkâr da mantık dışı bir yaklaşım olur, çünkü orası da bir tecrübeler silsilesi) bizim için diğer tercihlerin ne olabileceğine de odaklanmalı ve asıl mücadeleyi orası için vermeliyiz. Acı mı çekeceğiz, yine tak mı diyecek hayat bir yerde? Bu duyguları, kendi yolumuzda yaşamak için istekli ve cesaretli olmalıyız. Zorlandık, üzüldük, kırıldık, mutsuz mu olduk, umutsuzluğa mı kapıldık; bize ait bir özgünlükte tekrar düze çıkmalı ve tebessüm etmeliyiz hayata.
Ama sen ne istiyorsun? Önce bunu bilmelisin. Ne yaparak ve ne ile meşgul olarak mutlusun bu kısa hayatta? Mutluluk kelime olarak da duygu olarak da pek bir romantik geliyorsa sana, o zaman hayatta nefes aldıran düşünce hangisi sana? Nasıl bir yaşam şekli gerçekçi olur senin için? Ne yaparak kazanmak istiyorsun ya da yaşamak istiyorsun gelmekte ve geçmekte olan zamanını?
Peki, bunca kaynağı tüketmenin karşılığında senin hayata bıraktığın kıymet, katkı, iz… ya da üretim ne?

Mesut Süre kendisi için çok ciddi konulardan bahsedilince üstten sesi ve o naralı gülüşüyle diyor ya hani: “Derde bak!”
Hakkâten. Derde bak!
Sevgilerimle,
Esra.
