“Sevgili günlük…” Zamanın birinde böyle başlardı sayfalar.
Şimdi ömürlük günlüğüme aracı yaptığım web sitem, var olsun.
Ben Allah’a inanıyorum, O’na imanla şükrediyor ve bu dünya için “fani” diyorum. Bunun yanında; varoluş ile ilgili her neye inanırsan inan, matematiğin hayatın merkezinde olduğu gerçeğine inanıyor ve bunu inkâr etmenin, günün sonunda varoluşu ve edimleri de inkara çıkacağını düşünüyorum.
Aydınlanma zamanlarının onunla yaşanabildiğini ve karanlıkların da onunla aydınlandığını biliyorum. Antik Yunan’daki mimarinin (simetri, düzen, oran-orantı vb. gibi), bir karanlığın ardından gelen ve antikiteyi çıkış noktası olarak kabul etse de üstüne onlarca matematiksel ve geometrik başkaca güzellik ekleyen (Floransa Katedrali’nin yaklaşık 42 metre çapındaki kubbesi, tablolarda kullanılan altın oran, Medici Ailesinin finansal gücü) Rönesans Dönemi’nin, matematik ve akıl ile var olup bize böylesi güzellikler sunduğunu; pozitif bilimleri terk eden ulusların (Osmanlı İmparatorluğu’nda bilim ve eğitimin kaynağı Medreselerde XVI. yüzyılın sonu itibari ile pozitif bilimlerin terk edilmesi gibi) sonunda karanlığa meylettiğini ve o karanlıktan çıkmak için yüzyıllar harcamaya mahkum olduğunu biliyorum.

Resim 1 - Floransa Katedrali, Duomo ya da Basilica di Santa Maria del Fiore. Floransa, İtalya.

Resim 2 - Aktopraklık Höyüğü, Neolitik Dönem. Bursa.
Matematik toplumun var oluşundan bu yana da hayatımızın orta yerinde miydi? Cevap için Antik Çağ’dan çok daha gerilere gitmek tabi ki mümkün. Var oluşumuzun, hayvani iç güdülerimizin yanında matematik ile kurduğumuz yaşam alanları (Göbeklitepe, Karahantepe, Aktopraklık) sayesinde gerçekleştiği ve süregeldiği ortada.
Dairesel formu; bugün modern dünyada, masadaki her bir bireye eşit statü ve otorite veren yuvarlak masalarda kullandığımız gibi Prehistorik Çağ’da da sadece kareyi henüz keşfetmediğimiz için değil, sezgisel olarak hayatı idame ettirmek için ta o zamanlar da kullandık. Tarih öncesi dönem ile günümüz arasında bir dönemde, Kral Arthur’un da şövalyeleri ile bir araya geldiğinde yuvarlak masayı kullandığı gibi. Çünkü masayı kaldırsak da daire şeklinde, 45 derecelik açılarda yan yana oturmanın, paylaşım ortamını aynı derecede güçlü tutması da “Beden Dili” ilminin matematiğinden ileri gelir.
Sadece yerde değil, gökte de matematiğin varlığına inanıyorum. Müneccimlikle, analiz etmenin arasındaki ince çiğinin gökyüzü ilmiyle ayrıldığına… Bu dünya, alfabesini dahi bildiğim bir dünya değil, ancak küçümsediğim bir dünya hiç değil.

Resim 3 – Samanyolu – Milky Way. Tacikeri Yaylası, Rize.
Yıldız biliminin beni çeken bu yanı için bir süredir Instagram’da “Luna’s Melody (lunasmelody)” hesabını takip ediyorum. O kadar ilim çizgisinde, sadece analiz ile ve neredeyse “-ecek/-acak (şöyle olacak- böyle gidecek vb. gibi)” eklerini hiç kullanamadan anlatıyor ki evrenin etkilerini… Onu takibi cezbeden de işte tam olarak bu ifade tarzı.
Dün akşam şöyle bir şey yazmıştı: “Bu gece rüyalar yoğun ama bu mesajcı demek değil, kabul etmeye çalıştıklarımızı, önüne engel koymaya çalıştığımız hislerimizi yani yitirdiğimiz için bütün olmamızı engelleyen şeyleri görebiliriz veya bütün hissetmek nasıl bir şey hissedebiliriz rüyada.”
Bir zamandır, belki çoğumuzdan bu aralar duyduğum gibi ben de “yaptıklarım, yapmadıklarım, yapmak isteyip yapmama zorunda kaldıklarım, hatanın bendeki manası, toplumsal ezberlerin rahatsızlıkları, onaylanmak hadisesi vs.” başlıkları ile kendimi darlıyorum, şımartıyorum ve seviyorum.
Dün gece bir rüya gördüm. En sevdiğim, bugünlerde en çok meşgul olduğum, önem verdiğim iki insanın ve onların hayatında önemli olan iki hadisenin yer aldığı, benim de izleyici ve esas kız rolünü üstlendiğim rüyam; bana metaforlar dünyasından bir selam gibiydi. Mesajcı değildi, daha derindi. Bana, beni anlattı.
Bana dedi ki…
“Bu zamana kadar hiç maymun iştahlı bir çocuk olmadın. Ne yapmak istediysen önce ta içinde onun tutkusunu hissettin, onu tahayyül ettin, onun aşkı ile mutlu oldun, önce onu içinde yeşerttin ve o şeyi merak ettin, sonra yoluna düştün ve o oldun. İş, aşk, öğreti, … Hep bir planın vardı. Ama… Etrafın, hiç ihtiyaç hissetmediğin halde, sana öğretilen ananevi olmayan ezberler yüzünden o kadar kalabalıktı ki! Sen o plan ile hal olup her koşmaya başladığında, kalabalık konuştu. Hayır, hiçbir zaman dış referansı yoğun, onaylanma ihtiyacında bir çocuk olmadın. Kalabalık her zaman insanlardan da oluşmadı. Durumlar, zorluklar, sorumluluklar vb. gibi hepsi senin kalabalığındı. Kalabalık konuştuğu için durmadın ama ne onları susturmak için kendini ifade edecek bir alan buldun ne de bu ifadeyi öğrenmek için çabaladın. O tutku her ne ise her seferinde kendi seyrine devam etti. Onun büyümesine ve serpilmesine ve o an, ona eşlik edememiş olmaya, onun bir parçası olamamaya üzüldün. Çok üzüldün. Bir şey yapamadın ve sen üzülürken seni duyan da olmadı. Çünkü bu ezberi de sen onlara verdin. Hayatın böyleydi. Şimdi üzülmeyi bırak. Şimdi, yapmak istediğin her şey ve tüm fırsat bildiğin kapılar önünde. Sevgin kendin için ve herkes için sonsuz. Kendine ve hayata olan inancın güçlü. Sadece yapmak, ifade etmek, insan olarak yalnız olduğunu kabullenmek seni kötü bir insan yapmayacak. Mutlu kılacak. Her şey olmadan önce kendin olman gerektiği onca zamana, engel sendin. Zorluklarını yaşarken kan ter içinde, soluk soluğa kalman gereken hayatı; “sırtını koltuğuna yaslamış kahveni yudumlar” hissiyatında yaşamanın tek yolu ise her zaman aklını ve kalbini bir arada kullanmak oldu. Yine yap. Çünkü artık manevi konforun tamamen senin elinde.”

Teoman “Tek Başına – Live” kaydında “Limanında” adlı şarkısını şöyle takdim ediyor: “Eski bir rüya albümü… Eski bir rüya uğruna albümü”
Onun gibi aktı bu satırlar…
“Bir rüya güncesi… Eski bir hayatın rüyasına günce”
Sevgilerimle,
Esra.
* https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/33061
*Allan Pease, Body Launguage
* https://www.instagram.com/lunasmelody/
* https://open.spotify.com/track/2ShxDe3OtI9VzGBPiU5sDE?si=7c7c79dcc36a47cd
